Peygamberimiz ve Vefa Toplumu

PEYGAMBER VE VEFA TOPLUMU

Peygamberimiz ve Vefa Toplumu Sunum

Peygamberimiz ve Vefa Toplumu Sunum 2

Peygamberimiz ve Vefa Toplumu Word

  1. PEYGAMBER BİZE NE İFADE EDER?
  2. VEFA NEDİR?
  3. AHDE VEFA NEDİR?
  4. KUR’AN VE SÜNNETTE VEFA NASIL GEÇMEKTEDİR?
    1. Ayetlerde ahzab 23 (Enesb. Nadr), enam 152 (Allaha verilen söz), araf 172 (kalü bela), maide 1 (akitleri yerine getirin), isra 34 (sözlerinizi yerine getirin), saf 2-3, bakara 26-27
    2. Hadislerde “kıyamet günü her vefasızın vefasızlığının göstergesi bir bayrağı) (283)
    3. Ahde vefa göstermeyenin dini yoktur (hudeybiye de Süheyl b. amr)
    4. Dinimize göre bize ahde vefasızlık yaraşmaz (ebu basir hakkında)
    5. Münafıklık alametlerinden birisi
    6. Muhammed’ül Emin olarak şöhret bulan Mekkeli bir genç peygamber olunca ona ümmet olduk.
    7. Yerine getiremeyeceğin sözü verme (301)
    8. Akabe biatlarında Medinelilere verilen söz(292)
  5. PEYGAMBERİN HAYATINDAN VEFA BAŞLIKLARI NELERDİR?
    1. Rabbine vefası
    2. Anne babasına, atalarına vefası
    3. Kendini himaye edenlere vefası (süt anne-dadı, amca…)
    4. Eşlerine vefası
    5. İslam davasına gönül verenlere vefası (Şehit, gazi, yetim ve kimsesizler…)
    6. İnsana vefası (Mescidi Temizleyen kadın)
    7. İman etmeseler dahi İyiliğini gördüğü kimselere vefası (Hatem-i Tai, Heraklius…)
    8. Varlığa, eşyaya vefası (İnleyen kütük…
    9. Ahdine ve sözüne vefası (Borç verdiği genç, Hudeybiye anlaşması esnasında…)
  6. MÜSLÜMANLARIN TARİHTEN GÜNÜMÜZE VEFA ANLAYIŞI NASILDIR?
    1. Eba Eyyüb el Ensari Hz. Şam, Mısır, Kıbrıs, İstanbul’un fethine katılarak efendimizin bir sözüne nasıl vefa gösterileceğinin en güzel örneğini bizlere göstermiştir. Zira o hendekte Efendimizin hedef olarak gösterdiği yerlerdeki fetihlerin gerçekleşeceğini bizzat ondan duymak sureti ile inanmıştı.
    2. Ebül Vefa’nın Fatih Sultan Mehmet’e vefası
    3. Müslümanların âlimlerine ve önderlerine vefası
    4. Tarihi şahsiyetler, Akif vb. vefa örnekleri
    5. İbadetlerimize yerleşen, dualarımızda hayat bulan vefa örnekleri (Salli-Barik Duaları, Şehit ve Gazilere duamız, hocalara, ölmüşlere, Ümmeti Muhammede duamız…)
    6. Tarihe adını altın harflerle yazdıran atalarımızı nesilden nesile aktarmamız, hatıralarını yad etmemiz, eserlerine sahip çıkmamız, ilimleri ile yolumuzu aydınlatmaya devam etmemiz, sevinçleri ile sevinmemiz, üzüntülerine müteesiir oluşumuz aslında vefa duygumuzun ölmediğini bizlere göstermektedir.
  7. GÜNÜMÜZ İNSANININ VEFAYI ANLAYIŞ BİÇİMİ VE DURUMU NEDİR?
  8. VEFAKÂR BİR TOPLUM İLE VEFASIZ TOPLUM KIYASLANABİLİR Mİ?

 

 

VEFA AH VEFA

Diyanet İşleri Başkanlığımızın 1989 yılında “Hz. Peygamber’i Anmaktan-Anlamaya” şiarıyla başlattığı Kutlu Doğum Haftası, son yıllarda da Mevlid-i Nebi Haftası olarak milletimizin kalbinde var olan Peygamber sevgisini harekete geçirmiş ve belirlenen temalar çerçevesinde yapılan faaliyetlerle toplumsal bilinç oluşturulmaya gayret edilmiş, bütün vatandaşlarımız arasında bir bilgi ve irfan ziyafetine, bir kardeşlik şölenine, bir manevi yenilenme haftasına dönüşmüştür.

2011 yılından itibaren Mevlid-i Nebi Haftası münasebetiyle toplumun ihtiyacı olan bir konu belirlenmeye başlanmış, belirlenen bu tema ekseninde hafta boyunca çeşitli etkinlikler gerçekleştirilmiştir.

  • 2011 yılında “Merhamet Peygamberi”
  • 2012 yılında “Peygamberimiz ve İnsan Onuru”
  • 2013 yılında “Peygamberimiz Kardeşlik Ahlakı ve Hukuku”
  • 2014 yılında «Peygamberimiz Din-Samimiyet”
  • 2015 yılında «Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlakı”
  • 2016 yılında “Hz. Peygamber Tevhid ve Vahdet”
  • 2017 yılında “Hz. Peygamber ve Güven Toplumu”
  • 2018 yılında “Peygamberimiz ve Gençlik”
  • 2019 yılında “Peygamberimiz ve Aile”
  • 2020 yılında «Peygamberimiz ve Çocuk”
  • 2021 yılında «Peygamberimiz ve Vefa Toplumu”ana teması belirlenmiştir.

 

Örnek bir peygamberin örnek ümmeti olmak adına…

لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْ أَنفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُّبِينٍ

“İçlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, Müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki onlar önceleri apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Ali-imran 164) 

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ

“Biz Seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 21/107)

İnsanları Aydınlığa Çıkarmak İçin Gelen Peygamber

وَدَاعِيا ً إِلَى اللَّهِ بِإِذ ْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرا

“Allah’ın izniyle bir dâvetçi ve nur saçan bir kandil” (Ahzâb, 33/46)

Dini koyan Allah’tır. Dini eksiksiz bir şekilde insanlığa sunan peygamberdir. Dini değerleri hayatında yaşantı haline dönüştürebilmesi için de insanın, peygamberin örnekliğine ihtiyacı vardır. Hangi makam, statü, konum ve mevkide olursa olsun Bütün Müslümanlar Rasülullah’ın ahlakını, hayat tarzını, insani ve sosyal ilişkilerdeki tutum ve davranışlarını örnek alacaktır. örnek almalıdır.

مَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً

“Kim hidayete gelirse kendisi için hidayete gelmiş olur, kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günâhkâr, başkasının günâh yükünü taşımaz. Biz elçi göndermedikçe azâb edecek değiliz.” (İsra, 17/15)

Peygamberimizin; ona inananlar için eşsiz bir model ve ideal örnek olduğu son derece açıktır. Zira peygamberlerin en önemli gönderiliş gayelerinden birisi de insanlığa örnek ve model olma konumlarıdır.

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فى رَسُولِ اللّهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّهَ وَالْيَوْمَ الْاخِرَ وَذَكَرَ اللّهَ كَثيرًا

“Gerçekten sizin için, Allah’a ve Ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için Allah’ın Rasülü’nde çok güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33/21)

O’nu örnek almak demek;

  • Güvenilir olmak demek, (Emanetlerini O’na veriyorlar, “Emin” diyorlardı.)
  • Affedici olmak demek, (Mekkenin fethinde Mekkelileri toptan affetmişti.)
  • Merhametli olmak demek, (Ağır tahriklere rağmen beddua etmemiştir. Taif..)
  • Hoşgörülü olmak demek, (Mescide bevl, zinaya müsaade isteyen genç…)
  • Sözünde durmak demek, (Hudeybiye günü Ebu Cendel’i geri vermesi.)
  • Cömert olmak demek, (Ölüm hastalığında yanında bulunan üç dinarı dağıtmak..)
  • Alçakgönüllü olmak demek, (Ben kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum…)
  • Çalışkan olmak demek, (İşlerini kendisi yapmak isterdi, söküğünü dikerdi..)
  • Dosdoğru olmak demek, (Size bir düşman saldıracak desem bana inanır mısınız?)
  • Adaletli olmak demek, (Kızım Fatıma dahi çalsa… Taif Dönüşü sırasında Çaban Addas’a koyunları sahibine vermesini istemesi)
  • Vefakar olmak demek, (Geceler boyu ayakta durup ibadet etmek.)

 

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُوني يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحيمٌ

Hasan-ı Basrî Hazretleri nakleder ki:“Sahâbe-i kirâm, Rasûlullah(s.a.v) Efendimiz’e:

«Ey Allâh’ın Rasûlü! Bizler Allah’u Teâlâ’yı çok seviyoruz. Lâkin bize, Allâh’ın Zât’ını gerçekten sevmenin alâmetini bildirseniz.» dediler. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ; “(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Al-i İmran, 31) âyet-i kerîmesini indirdi.” (Taberî, Câmiu’l-Beyân, nr. 6845, 6846)

النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ

“Peygamber, Müminler için kendi canlarından ileridir. Onun eşleri de onların anneleridir.” Ahzab,   33/6

وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَۚ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَف۪يقاًۜ ﴿٦٩﴾  ذٰلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ عَل۪يماً۟ ﴿٧٠﴾

«Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu Peygamberler, Sıddîkler, Şehidler Ve Salih Kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır! Bu lütuf Allah’tandır. Bilen olarak Allah yeter.» (Nisa 69-70)

Resulüllah (SAV) bir gün sahabelerine:

“Ah keşke bana doğru, havuza gelen kardeşlerimi bir görsem de, içlerinde şerbetler olan kaselerle onları karşılasam. Cennet’e girmeden önce, onlara (Kevser) havuzumdan içirsem.”

Bu sözleri üzerine ona denildi ki: “Ey Allah’ın Resulü biz senin kardeşlerin değil miyiz?”

O şöyle cevap verdi: “Sizler benim ashabımsınız (arkadaşlarımsınız). Benim kardeşlerim de beni görmedikleri halde bana inananlardır. Mutlaka ben Rabbimden sizinle ve beni görmeden iman edenlerle gözlerimi aydınlatmasını istedim” (Ramûzu’l-Ehadis s. 361, 4460)

Evet, şimdi kardeş olanların efendimize vefa zamanı

Vefa, peygamberi ve ahlâkî bir vasıftır.

Vefa denince aklına gelen ilk şey bir semt adı, bir boza markası, bir veli zat, birde vefasız insanlar mıdır? Eğer böyle ise yandı gülüm keten helva misali…

Vefa; vadine, ahdine ve yeminine sadık kalmak, borcunu ödemek, görülen iyilikleri unutmamak, dostlarını unutmamak, onların dostluklarına ve iyilikte bulunanlara misliyle veya daha güzeliyle karşılık vermek, sözünde durmak, sadakat göstermek, zor zamanları beraber aşmak, içten bağlılık, güçlü dostluk, sevdiklerimizin sevinciyle sevinmek, acı ve üzüntülerini paylaşmak, hatırlamak, kopmamak, ayrılmamak, terk etmemek, sorumluluğu hissetmektir.

Vefa: “Sevgide sebat etmek, dostu ölünceye kadar sevgisini sürdürmek, öldükten sonra da hem ona hem de çocuklarına ve başka dostlarına karşı sevgiyi yaşatmak” (Gazali, İhya, cilt 2, sayfa 245, DİB Yayınları)

Vefa;

Güven, sadakat, samimiyet, tevazu, hatırlamak, anmak, sevinmek, paylaşmak, bağlılık, muhafaza, sorumluluk, sürdürmek, unutmamak, birliktelik, ayrılmamak, terk etmemek, karşılıklı etkileşim, iletişim kurmak, aramak, sormak, ihtiyaç görmek, yerine getirmek, ödemek, karşılığını vermek, sözünde durmak… gibi pek çok anlamı ifade etmektedir.

Efendimiz bizleri bir hadisleri ile şöyle uyarmaktadır:

لِكُلِّ غَادِرٍ لِوَاءٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُعْرَفُ بِهِ

Kıyamet gününde her vefasızın, vefasızlığının bir göstergesi olarak bir sancağı olacaktır…. ( Müslim, Cihad ve Siyer, 14)

Vefa; düşünen ve düşünceli olan insanların özgür bir tutumudur. Dolayısıyla vefakâr insanlar düşünceli ve hassas insanlardır.

Vefalı olmak aynı zamanda ahlaki bir görevdir. Vefa gösterilir beklenmez. Zira vefalı insan koşulsuz bir sevgiye ve huzura sahiptir.

Vefa duygusu güven duygusuyla yakından ilişkilidir. Güven vefayı, vefa da güveni karşılıklı besler ve geliştirir.

Vefâ, dostluğun kaynağı, muhabbetin ilk durağı ve güvenin en mühim mesnedidir. Tam ve kâmil bir îmânın ve Allah’a teslîmiyetin nişânesidir. Bu ahlâka sâhip olanlara vefâkâr denir.

Vefa “borcunu ödemektir;” insanlığa karşı, kainata karşı, canlı ve cansız varlığından istifade ettiğin her şeye karşı, bütün yaratılanları senin hayatına sunan, ömrünün her bir saniyesini, zerreden kürreye kadar ihsanlar ve ikramlarla donatan Rabbin’e karşı borcunu ödemektir.

İnsan gerçek anlamda insan ve yaşayan olarak bütün kainata vefa ile bakmak ve davranmak durumundadır.

Vefa, başta Cenab-ı Hak olmak üzere, Efendimiz, Kur’an’ı Kerim, cami, aile, akraba, yakınlar, dostlar, arkadaşlar, insan, vatan, tabiat ve bütün varlık âlemiyle emanet ve sadakat temelli bir münasebet kurmaktır.

عن تميم الداري أن النبي صلى الله عليه وسلم قال: اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ . قُلْنَا لِمَنْ؟ قَالَ: لِلّٰهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلِأَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ.

Temim ed-Dârî’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber efendimiz üç defa tekrarlayarak:

“Din, samimiyettir” “Din, samimiyettir” “Din, samimiyettir” buyurmuştur. (Ravi der ki:)

“Biz, “Kime karşı”, diye sorduk. O da “Allah’a, Kitabına, Rasulüne, Müslümanların önderlerine ve bütün Müslümanlara karşı”,  buyurdular.” (Müslüm, İman 95)

Bu hadis aslında bizlere “Din samimiyettir/nasihattir” derken vefanın da samimiyet noktasında adreslerini birebir göstermektedir.

Vefa erdemi İslam’la birlikte iki yönlü bir anlam kazanmıştır.

  1. Müminlerin kendileri ve diğer insanlarla olan sosyal ilişkileri içerisindeki “sebat, bağlılık ve sadakat” içeren anlamı;
  2. Allah ile insan arasındaki dikey ilişkiyi içeren dini nitelikli alan içindeki Allah’a verilen sözdeki “sebat, bağlılık ve sadakat” anlamı.

Hz. Peygamber iman edenlerden biat alırken Allah’ın varlığına ve birliğine iman eden, Hz. Peygamberi onun kulu ve elçisi kabul eden mümin erkek ve kadınlar, peygambere biat ederek bir ahitte bulunmuşlardır. Allah da onlara verdikleri bu ahde vefa göstermelerini istemiştir.

وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ ﴿٤٠﴾

“…Bana verdiğiniz ahde vefa gösterin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun.” (Bakara 40)

Kişi önce Allah’a verdiği ahde vefa gösterip sadık kalacak sonra da diğer insanlara verdiği ahit ve sözlerine vefa göstererek sadık kalacaktır. Allaha karşı ahde vefa göstermeyen, ona karşı vefalı ve sadık olmayanlar, diğer insanlara karşı da vefa ve sadakat gösteremezler.

Birçok ayet Allah’ın kullarına olan vefasından bahsetmektedir. “Allah vadinden dönmez” bu her bir canlı için fıtratına işlenmiş bir gerçektir.

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ  وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ ﴿٥٧﴾

“İman edip salih ameller işleyenlere gelince, Allah onların mükafatlarını tastamam verecektir. Allah zalimleri sevmez.” (Âl-i İmrân 57)

Kulların da Rableri olan Allah’a vefalı olması gerekir.

اَلَّذ۪ينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْم۪يثَاقَۙ ﴿٢٠﴾

“Onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren ve sözleşmeyi bozmayanlardır.” (Ra’d 20)

Rabbimiz, iman edenleri Allah’a karşı vefalı kimseler olarak tanımlamıştır.

Allah Resûlü’nün ashâbından Enes b. Nadr, Bedir Gazvesi’ne katılamamıştı. Buna çok üzülmüş, “Allah, Resûlullah’la birlikte bir savaşta bulunmamı nasip ederse, ne yapacağımı o görecektir.” diyerek duygularını ifade etmişti.

Sonraki yıl Resûlullah’la birlikte Uhud Savaşı’na katıldı. Enes için, verdiği sözü tutmanın zamanıydı. Ayneyn Geçidi’nde konuşlandırılan okçuların yerlerini terk etmesi üzerine yaşanan kargaşada Resûlullah’ın öldüğü haberi yayıldı. Müslümanlar sağa sola kaçışmaya başladı. Bu kargaşa esnasında Enes, gözünü bile kırpmadan müşriklerin üzerine yürürken Sa’d b. Muâz ile karşılaştı.

Sa’d, “Ey Ebû Amr! Nereye?” diye sorduğunda Enes’in cevabı,

وَاهًا لِرِيحِ الْجَنَّةِ أَجِدُهُ دُونَ أُحُدٍ

“Cennetin kokusu ne kadar hoş, Uhud’un gerisinden bu kokuyu alabiliyorum.” oldu. O, korkusuzca ilerlemeye devam etti, savaştı ve şehit oldu. Öyle ki vücudu seksenden fazla yara aldı. Şehitlerin kimliklerini belirleme çalışmasından sonra, kız kardeşi Rübeyyi’, “Kardeşimi sadece parmak uçlarından tanıyabildim.” demişti.

Enes b. Nadr verdiği sözü tutmuştu. Allah Teâlâ,

رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً

“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir, kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” âyetiyle, Enes b. Nadr gibi yiğitlere övgü yağdırmıştı.

وَبِعَهْدِ اللّٰهِ اَوْفُوا 

“Allah’a verdiğiniz sözü tutun.”  hitabının anlamını kavrayan Müslümanlar, Allah’a ve Resûlü’ne verilen sözlerin, yerine getirilmeye en lâyık olan ahitler olduğunun bilincindedirler.

Allah’a verilen söz, O, (اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ ) “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğunda, (بَلٰى شَهِدْنَا“Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin).” şeklinde verilen cevapta yatmaktadır.

Verilen söz, vefayı gerektirir. Nitekim Peygamber Efendimiz, hutbelerinde,

لَا إِيمَانَ لِمَنْ لَا أَمَانَةَ لَهُ وَلَا دِينَ لِمَنْ لَا عَهْدَ لَهُ

“Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur; ahde vefa göstermeyenin ise dini yoktur.” buyurmuştur.

Zira verilen sözden dönmek fâsıkların, yapılan ahitlere riayet etmek ise müminlerin en belirgin vasıflarındandır.

وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُلًا 

“…Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü söz (veren, sözünden) sorumludur.” (İsrâ, 17/34) âyeti gereği, verilen söz mesuliyet doğurmaktadır.

Mekkeli müşrikler adına Süheyl b. Amr, Hz. Peygamber’le on yıllığına Hudeybiye Antlaşmasına imza atmak üzereydi. Antlaşma metni henüz hazırlanırken Süheyl b. Amr’ın oğlu Ebû Cendel, ayaklarına vurulmuş pranganın zincirleriyle sıçrayarak çıkageldi Allah Resûlü’nün huzuruna.

İslâm’ı kabul ettiği için prangaya vurulmuş olan Ebû Cendel, müşriklerin ellerinden kurtulup çok yakınına, Hudeybiye’ye kadar gelmiş olan Hz. Peygamber’e sığınmıştı. Ancak Hz. Peygamber’le Mekkeli müşrikler arasında imzalanmak üzere olan antlaşmada, Mekkelilerden Hz. Peygamber’e sığınanların İslâm’ı kabul etmiş olsalar dahi Mekkelilere geri verileceğine dair bir madde vardı.

Tarafların antlaşma üzerinde konuştukları esnada gerçekleşen bu iltica üzerine Süheyl, antlaşma gereği oğlu Ebû Cendel’in kendisine teslim edilmesini istedi. Müslüman olan Ebû Cendel, müminlere yönelerek yalvardı, kendisine işkence edildiğini söyledi. Zaten ne kadar çok işkenceye uğradığı her hâlinden belli idi. Yürekleri parçalayan bu manzara karşısında Hz. Peygamber, Ebû Cendel’i babasına teslim etmek istemedi.

Hatta Ebû Cendel’i kendi yanlarına aldıktan sonra antlaşmayı imzalamasını ona teklif etti. Ancak Süheyl bunu kabul etmedi. Sonunda Ebû Cendel’i müşriklere teslim eden Hz. Peygamber, üzerinde anlaşmak üzere oldukları bir ahdi yerine getirdi ve Ebû Cendel’e sabretmesini tavsiye etti. Ebû Cendel’in yakarışı orada bulunan müminleri ağlattı ise de bir süre sonra durum Müslümanların lehine döndü.

 

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ﴿١١١﴾

“Şüphesiz Allah, Müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O halde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.” ( Tevbe 111)

Vefasızlık bir nifak alameti olarak görülmüş ve sözünde, sözleşmesinde duranların ne kadar da erdemli insanlar olduğu vurgulanmıştır. Arkasında durulmayan ve gereği yerine getirilmeyen söz, Peygamberimiz tarafından kişinin üzerindeki münafıklık alâmeti olarak zikredilmektedir. Basit menfaatler nedeniyle verdiği sözden dönenler, Allah Teâlâ tarafından,

إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلاً أُولَئِكَ لاَ خَلاَقَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللهُ وَلاَ يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

“Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların âhirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” (Âl-i İmrân, 3/77) âyet-i celîlesi ile tehdit edilmektedir.

Kime ve neden verildiği değil, bizzat sözün kendisi esastır, değerlidir ve önemlidir. Dolayısıyla sadece hukukî antlaşmalar ya da resmî sözleşmeler değil, büyük küçük, kadın erkek toplumun her ferdini ilgilendiren günlük hayata dair vaatler de bağlayıcıdır. Bu nedenle kişi, kendi çocuklarına verdiği sözü bile küçük görüp, basite alıp savuşturmamalıdır.

Tarih; Allah Resûlü’nün her zaman sözüne sadık kaldığına, emanete ihanet etmediğine, kendisine kucak açanlara karşı hiçbir zaman vefakârlıktan ödün vermediğine, kendisine yapılan iyiliği asla unutmadığına şahitlik etmektedir.

 “Söz namustur.” Deriz her zaman. Kime niçin söz verdiğimiz, kiminle ne üzerine sözleştiğimizi, anlaşmanın gereklerini iyice kavramalıyız. Aksi halde namus elden gider Allah muhafaza eylesin.

Öyle ise soruyorum: Müslüman ve İman sahibi misiniz? Allah’a, Peygambere ve Kur’an’a iman ettiniz mi? İman bir sözleşmedir, akittir. Neye sözleşme yaptığımızı öğrenerek bilmeliyiz. Niçin sözleştik? Ne üzerine anlaştık?

Bu hususta Abdullah b. Ebi’l-Hamsâi şöyle bir olay nakleder:

Hz. Peygamber ile kendisine peygamberlik verilmezden önce bir yerde buluşmak üzere konuşmuş ve vaatleşmiştik. Fakat unutmuşum, üç gün sonra aklıma geldi ve hemen konuştuğumuz yere gittim. Baktım ki orada bekliyor. Beni görünce, “Ey genç delikanlı! Bana biraz sıkıntı verdin çünkü (sözümün gereği) üç günden beri burada bekliyorum.” dedi. (Ebû Dâvud, Edeb, 90.)

Günümüz insanın vefasızlığı, vefakârlıktan daha fazla bilmesi, duyması belki de Efendimizi tanımadığından, anlamadığından, ya da önemsemediğindendir.

Vefa en güzel şekliyle Efendimizin hayatına anlam katan ve bizlere yol gösteren bir ahlak ilkesidir. İnsanlık özelliğidir. İnsanı insan kılan, insanı özel hissettiren, kotu duygu ve düşüncelerden alıkoyan bir erdemdir. Vefânın zirvesini teşkil edecek en güzel misalleri Sevgili Peygamberimiz’in hayâtında müşâhede etmekteyiz.

O’nun hayatında;

  • Sabahlara kadar ibadet etmesi Rabbine vefasını,
  • Hatice’yi, dostlarını, sütkardeşlerini hatırlaması yakınlarına vefasını,
  • Sözleştiği bir insanı saatlerce beklemesi sözüne vefasını,
  • Hz Alinin annesinin kabrine yatması, Bedir sonrası Mühim B. Adi’yi hatırlayarak söylediği sözler, sütkardeşiyle Karşılaşması ve ikramı kendisine sahip çıkanlara vefasını,
  • Uhud’u ve şehitlerini her defasında yad etmesi dostluklarına vefasını, İslam davasının sahiplerine vefasını,
  • Efendimizin neredeyse her cumartesi Kuba’ya gitmesi, zaman zaman Bakî kabristanlığını ziyareti onun yaşanmışlıklara dair vefasını,
  • Şehit çocukları, dul ve yetimlerle ilgilenmesi, vefat eden dava arkadaşlarına vefasını,
  • Mescidi Nebeviyi temizleyen kadının vefatını sonradan öğrenip mezarına gitmesi insana vefasını,
  • İnleyen hurma kütüğünü okşaması eşyaya vefasını,
  • Hicret esnasında yanında bulunan emanetleri sahiplerine teslim edilmek üzere Hz. Ali’ye teslim etmesi emanete vefasını,
  • Akabe biatları esnasında verdiği sözle başlayan, hicret esnasında geriye dönüp Mekke’ye hasret ve özlemle seslenirken inen ayetler, Mekke Fethi sonrası Hayber ganimetlerinin dağıtımında Mekkelilere fazla vermesi, Medinelilerle olan biatını hiç bozmamış, Fetih sonrası Medine’ye dönüp orada vefat etmesi, Akabe’de verdiği söze sadakatini ve Ensar’a, zor zamanlarında yanında duranlara vefasını,
  • Soyunu, atalarını, geldiği yerleri, birlikte olduğu insanları her durum ve şartta hatırda tutması, geçmişle olan bağı, peygamberlere olan muhabbeti atalarına vefasını,
  • Erkam b. Ebil Erkam’a hicret sonrasında ev hediye etmesi ve Bedir sonrası Mezruban isimli meşhur kılıcı hediye etmesi yapılan iyiliklere karşı vefasını bizlere göstermektedir.

 

Efendimizin Medinelilere Olan Vefasını sizlerle paylaşmak istiyorum:

YIL: 622…

YER: MEKKE…

Doğup büyüdüğünüz şehirden, ata yurdunuzdan çeşitli sıkıntı ve eziyetlerle çıkarılmışsınız. Taif’e gitmişsiniz, taşlanmışsınız, başkalarının himayesinde şehre girmek zorunda kalmışsınız. Bunalmışsınız, çıkış yolu ararken herkes ve her şey üzerinize doğru geliyor ve siz hayallerinizden, hatıralarınızdan adeta kaçarak şehri bir daha dönememek adına terk ediyorsunuz. Yıllar sonra bu şehre bir komutan, bir lider olarak dönüyorsunuz. Hep özlemini duymuş, ibadet arzusu ile yönelmeyi, hatıralarınızla buluşmayı istemişsiniz. Böyle bir durumda olsanız ne yaparsınız?

Akabe biatlarında Efendimizin aldığı ve verdiği sözler:

–Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocuklarınızı açlık korkusuyla öldürmemek, yalan-dolanlarla hiç kimseye iftirada bulunmamak, hiçbir hayırlı işte bana muhalefet etmemek üzere bana biat ediniz! İçinizden sözünde duranlar, mükâfat olarak cennete gireceklerdir. Kim -insanlık hâli- bunlardan birini yapar da dünyada cezalandırılırsa, bu, ona keffâret olur. Yine kim -insanlık hâli- bunlardan birini yapar da Cenâb-ı Hak bunu gizlerse, onun işi Allâh’a kalır. Allah; dilerse bağışlar, dilerse azaba uğratır!”

Medine’den gelen 12 kişi:

–“Evet ey Allâh’ın Rasûlü! Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmayacağız. Hırsızlık etmeyeceğiz. Çocuklarımızı açlık korkusuyla öldürmeyeceğiz. Yalan-dolan uydurarak hiç kimseye iftirada bulunmayacağız. Hiçbir hayırlı işte Sana muhalefet etmeyeceğiz!”

Peygamberimiz, ashabına, arkadaşlarına olan vefasını da en güzel şekilde yansıttı. Mekke’nin fethinden sonra Ensar, artık onun Medine’ye dönmeyeceği endişesine kapılmıştı. Mekke’nin fethinden sonra Ensar, artık onun Medine’ye dönmeyeceği endişesine kapılmıştı.

بَلْ الدَّمَ الدَّمَ وَالْهَدْمَ الْهَدْمَ أَنَا مِنْكُمْ وَأَنْتُمْ مِنِّي أُحَارِبُ مَنْ حَارَبْتُمْ وَأُسَالِمُ مَنْ سَالَمْتُمْ 

“Kanınız kanım, mezarlığınız mezarımdır. Ben sizdenim, siz de bendensiniz. Düşmanlarınız düşmanım, dostlarınız dostumdur.” (İbn Hanbel, III, 461)

O Akabede kendilerine verdiği sözün gereğini asla unutmadı ve şu sözlerle vefakâr dostlarını teselli etti:

“Öyle bir şey yapmaktan Allah’a sığınırım. Ben sizin memleketinize hicret ettim. Hayatım da sizinle, ölümüm de sizinledir.” (Müslim, Cihâd ve siyer, 86)

Fransız tarihçi John Davenport, Efendimizin hayatını merak edip incelerken Mekke’nin Fethine geldiğinde;

“Kim bilir Muhammet 20 senedir arkadaşlarına kan kusturan, şehirlerinden çıkaran Mekkelilere nasıl işkence edip süründürecek” diye merak etmişti.

Allah Resulü (sav) ilk olarak Kabe’ye gider, Şükür secdesi yapar ve “Hepiniz Allah’ın kulusunuz, size önceki yaptıklarınızdan ayıplama yok. İşlerinize gidebilirsiniz!” dediğini okuyunca Fransız tarihçi Davenport hayrette!

“Bu kesinlikle saltanat olamaz; iktidar hırsı değildir. Olsa olsa hak dinin hayata tatbik edilişidir” diyerek secdeye kapanmış ve Müslüman olmuştur.

Ünlü tarihçi kendi eseri “İzz-üs Sacide -Secdedeki İzzet” kitabında Müslüman oluşunu bu şekilde anlatmıştır.

Efendimiz Ensâr’a olan vefâsını göstermek üzere şöyle buyurdular:

“Ey insanlar! İnsanlar çoğalıyor ancak Ensâr azalıyor. Hatta yemekteki tuz kadar azalacaklar. İçinizden her kim, bir kimseye zarar ya da fayda vermeye muktedir olabileceği bir işin başına gelirse, Ensâr’ın iyilerine iyilikle muâmele etsin, kötülük yapanlarını da affetsin.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 11)

Efendimizin Hz. Ebûbekir’e (r.a.) Vefası 

“Bize iyiliği dokunan herkese bunun karşılığını ayniyle veya daha fazlasıyla ödemişizdir. Ancak Ebûbekir müstesnâ!. Onun o kadar çok iyiliği olmuştur ki karşılığını kıyâmet günü Allah verecektir. Bana Ebûbekir’in malı kadar kimsenin malı faydalı olmamıştır. Eğer kendime bir dost edinseydim, mutlaka Ebûbekir’i edinirdim. (Kendini kasdederek) Haberiniz olsun, arkadaşınız Allah Teâlâ’nın dostudur.” (Tirmizî, Menâkıb, 15)

Vefa, hiç bir şey elinden gelmediğinde, sözünün kıymet görmeyeceği yerde, güven duyduğun kimse adına susarak dertlenmektir.

Hz. Ayşe iftiraya uğrayınca Ensâr’dan bir kadın odasına girer ve bir kelime etmeden saatlerce ağlar. Hz. Ayşe der ki: “O kadının bu tavrını hiç unutamıyorum.”

Vefânın zirvesini teşkil edecek en güzel misalleri Sevgili Peygamberimiz’in hayâtında müşâhede etmekteyiz.

Resûlullah; “Ben babam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annem Âmine’nin rüyâsıyım.” (Hâkim, II, 453) buyurmak sûretiyle hem Hz. İbrahim’i hem Hz. İsa’yı (a.s.) hem de annesini minnetle anmış, onlara karşı gereken vefâkârlığı göstermiştir. Bununla da kalmayıp kıyamete kadar gelecek olan ümmetine, Hz. İbrahim’in (a.s.) duasına mukâbelede bulunmalarını sünnet kılmıştır. Namazlarda okunan “Salli-Bârik” duasında, Âl-i Muhammed’in ardından Âl-i İbrahim’in zikredilmesi, işte bu çok zarif ve hassas olan vefâ duygusunun bir eseridir.

Zira Kur’an-ı Kerim’de de İbrahim Aleyhisselam’ın vefalı bir peygamber olduğunu belirten ayeti kerimede:

وَاِبْرٰه۪يمَ الَّذ۪ي وَفّٰىۙ ﴿٣٧﴾

“Yoksa, Mûsâ’nın ve Allah’ın emirlerine vefa gösteren/bütünüyle yerine getiren İbrahim’in sahifelerindeki şu hakikatler kendisine haber verilmedi mi?” (Necm 36-37)

Efendimizin hayatında kendisine kol kanat geren, ilgi ve alakası olanlara karşı vefasını birkaç örnekle paylaşmak isterim:

Efendimizin hayatında kendisine kol kanat geren, ilgi ve alakası olanlara karşı vefasını birkaç örnekle paylaşmak isterim:

Peygamberimizin Hudeybiye Umresi için Mekke’ye giderken Yolculuk esnasında Ebvâ’ya uğramışlardı. Resûlullah Cenâb-ı Allah’tan izin isteyerek annesinin kabrini ziyaret etti. Ziyaret esnasında kabrini eliyle düzeltti ve teessüründen ağladı. O’nun ağladığını gören Müslümanlar da ağladılar. Daha sonra niçin böyle yaptığını soranlara Sevgili Peygamberimiz; “Annemin bana olan şefkat ve merhametini hatırladım da onun için ağladım.” buyurdu.

(İbn-i Sa’d, I, 116-117. Ayrıca bkz. Müslim, Cenâiz, 105-108)

Süt Annesi Halîme’ye Vefası

Sütannesi Halime Hatun’u her gördüğünde; “Anneciğim! Anneciğim!” der, kendisine candan muhabbet ve hürmet gösterir, ridâsını (üst elbisesini) yere serip üzerine oturtur, bir isteği varsa hemen yerine getirirdi. (İbn-i Sa‘d, I, 113, 114)

Halime Hâtun, bir gün Peygamber Efendimizi görmek için Mekke’ye gelmiş, Efendimize misafir olmuş, yurtlarında hüküm süren kuraklık ve kıtlıktan, hayvanlarının kırıldığından dert yanmıştı. Efendimiz; Hz. Hatice’ye sütannesinin vaziyetini anlatınca, ona kırk koyun ile binmek ve yüklerini taşımak üzere bir de deve hediye eden Hatice validemiz de Efendimize olan vefasını göstermiştir. (İbn-i Sa‘d, I, 114)

Süt Kardeşi Şeyma’ya Vefası

Hevâzin Gazvesi’nde esirler arasında gördüğü sütkardeşi Şeymâ’yı hemen tanımış, ona ve diğer yakınlarına kıymetli hediyeler vererek memleketlerine göndermiştir. Sevgili Peygamberimiz, sırf bölgelerinde dört yıl kaldığı için, bu savaş sonunda Hevâzinli süt teyzeleri, süt halaları hatırına ganimetleri geri vermeyi bile düşünmüştü. Ancak Hevâzinliler müracaatta gecikince, ordudaki bedevilerin de ısrarıyla Ci’râne’de toplanmış olan ganimetleri, taksim etmek zorunda kalmıştı. Daha sonra Hevâzinlilerin vâkî olan talepleri üzerine kendisine ve Abdulmuttalib oğullarının hisselerine düşen esirleri serbest bırakınca, ashâb-ı kirâm da hisselerine düşen esirleri serbest bırakmış ve fidye ödemeksizin salıvermişlerdi. (İbn-i Hişâm, IV, 135) Efendimiz’in süt akrabalarına gösterdiği vefâ sâyesinde, binlerce kişi hürriyetine kavuşmuş ve bu âlicenaplığın gönüllerine verdiği rikkatle hakîkate gözlerini açmışlardır.

Tâif dönüşünde sütkardeşi Şeyma, Hz. Peygamber’in yanına geldi. Onu görünce Hz. Peygamber çok sevindi ve onu hoş karşıladı. Oturması için ridâsını serip yer gösterdi. Hz. Peygamber’in gözleri doldu ve ağlamaya başladı. Ashâbından biri, “Ağlıyor musun yâ Resûlallah?” dediğinde,

نعم ! لرحمتها وما دخل عليها ، لو كان لاحدكم أحد ذهبا فأعطاه في حق رضاعه ، ما أدى حقها

“Evet ona düşkünlüğümden ve başına gelenlerden dolayı ağlıyorum. Sizden birinin Uhud kadar altını olsa ve süt emzirmesi karşılığında sütünü emdiği kişiye onu verse, yine de onun hakkını ödemiş olmaz.” (Abdürrezzâk, Musannef, VII, 479)

SÜT AKRABALARINA VEFASI

Efendimizin sütannesinin kardeşine dair. Mekke’nin fethi esnasında Efendimiz Ebtah mevkiinde iken, Halîme Hâtun’un kız kardeşi O’nu ziyârete gelmişti. Bir dağarcık içinde keş peyniri ve yağ gibi şeyler hediye etmişti.

Allah Rasûlü ona hemen sütannesini sordu. Vefat etmiş olduğu söylenince Peygamber Efendimizin gözleri yaşla doldu. Geride kimleri kaldığını sordu. Daha sonra da bu hanıma elbise giydirilmesini, bir deve ve iki yüz dirhem gümüş para verilmesini emretti.

Kadıncağız sevinçle yurduna dönerken:

“–Sen, küçükken de büyüdükten sonra da ne güzel bir akrabâsın!” diyordu.

(Vâkıdî, II, 869; Belâzurî, I, 95)

Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe’ye vefası

Hz. Peygamber kendisine ilk defa sütanneliği yapıp ara sıra kendisini emziren Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe’ye karşı gönlünün derinliklerinde sevgi beslemiş, ona karşı hep minnet duygusu taşımıştır.

Süveybe sık sık Efendimizi ziyarete gelir, Allah Resulü de ona hep izzet ve ikramda bulunurdu.

Peygamberimiz Hz. Hatice ile evlendikten sonra Hz. Hatice de Süveybe’ye hürmet ve ikramda bulunmuştur.

Efendimizin Medine’ye hicretinden sonra Ebû Leheb tarafından azat edilen Süveybe’ye Hz. Peygamber, Hayber’in fethinden sonra ölünceye kadar bakmış, onun bütün ihtiyaçlarını karşılamıştır. Süveybe’nin vefat haberi kendisine ulaşınca da ikram etmek için yakınlarını soruşturup, araştırmıştır.

Peygamberimizin Süt Annesi Ve Dadısı Ümmü Eymen Vefası

Efendimiz, üzerinde emeği olan hiç kimseyi unutmamış, hayatı boyunca onlara hep vefa göstermiştir.

Efendimizin vefakârlığından nasiplenen örnek şahsiyetlerden birisi de kendisine bir hafta süt emziren dadısı Ümmü Eymen’dir. Eşi Zeyd b. Harise ve oğlu Üsame B. Zeyd’in efendimiz yanındaki konumunu hatırlayalım. Peygamberimiz ona son derece hürmet göstermiş, yanından ayırmamış, evlendirmiş ve ihtiyaçlarının karşılanması için elinden geleni yapmıştır. (İbn-i Sa’d, I, 113-114)

Amcası Ebû Tâlib’in Hanımı, Ali’in Annesi Fâtıma

Peygamber Efendimiz kendisini şefkât ve merhametle büyüten annesini küçük yaşta kaybedip öksüz ve yetim kaldığında onu önce dedesi, daha sonra da amcası Ebû Tâlib yanına almıştı. Bu sıralarda amcası Ebû Tâlib’in hanımı, Ali’in annesi Fâtıma hatun, Sevgili Peygamberimiz’e çok iyi bakmış, onu kendi çocuklarından hiç ayırmamış hatta daha da üstün tutmuştu. Müslüman olarak Medine’ye hicret eden bu hanım vefât ettiğinde Resûlullah; “Annem öldü!” demiş, onu gömleği ile kefenlemiş, daha sonra da kabre alışması için oraya bir müddet uzanmıştı. “Yâ Resûlallâh! Herhâlde Fâtımâ’nın ölümüne çok üzüldünüz!?” denildiğinde ise:

“O benim annemdi. Kendi çocukları aç dururken önce benim karnımı doyurur, kendi çocuklarının üstü başı toz toprak içinde dağınık dururken, o önce benim başımı tarar ve gülyağı sürerdi. O benim annemdi.” buyurmuştur. (Ya’kubî, II, 14)

Efendimizin Hz. Hatice’ye olan vefası

Mekke’deki en zor yıllarını onunla beraber yaşamış, bütün zorluklara onunla beraber göğüs germişti. Hz. Peygamber o limanda sükûn bulmuş ve onun desteğiyle dimdik ayakta durmuştu.

O, asaleti, fedakârlığı ve vefakârlığıyla hep Efendimizin yanında yer almıştı. Ona dört kız, iki oğlan, altı çocuk vermişti.

Elbette vefa peygamberi hayat arkadaşını asla unutamadı. Vefatından sonra dahi ona bağlılığı, ona duyduğu vefa borcu, çok daha genç ve güzel olan hanımı Hz. Âişe validemizi bile kıskandırmıştır.

Hz. Âişe’nin (ra) şöyle dediği nakledilmiştir:

“Ben Peygamber’in (sav) eşlerinden hiçbirini, Hatice’yi kıskandığım kadar kıskanmadım. Oysaki ben Hatice’yi (benden önce vefat ettiği için) görmemiştim. Ancak Peygamber (sav) ondan çok bahsederdi. Bazen bir koyun keser, onu parçalara ayırır, sonra da Hatice’nin dostlarına gönderirdi. Bazen ben,

كَأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ فِى الدُّنْيَا امْرَأَةٌ إِلاَّ خَدِيجَةُ

‘Sanki yeryüzünde Hatice’den başka kadın yok!’ diyerek serzenişte bulunurdum da Allah Resûlü,

إِنَّهَا كَانَتْ وَكَانَتْ ، وَكَانَ لِى مِنْهَا وَلَدٌ

‘Hatice şöyle idi, Hatice böyle idi. Üstelik ondan benim çocuklarım var.’ derdi.” (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 20)

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de Hz. Hatice’ye olan vefasını her zaman ve zeminde, onun dost ve arkadaşlarına da ikramları ile göstermiştir.

Bir defasında yanına gelen bir ihtiyar kadına fazla ikramda bulunmuştu. Sebebini soranlara “Bu kadın, Hatice’nin sağlığında bize gelir giderdi. Ahde vefa dindendir.” şeklinde cevap vermiştir. Nitekim anne ve babaya vefa göstermenin şartlarından birisinin de onların dost ve akrabalarını arayıp sormak olduğunu belirtmiştir. (Müslim, Birr, 11.)

Hz. Aişe (r.a) bir başka hatırayı bizlere şu şekilde anlatıyor:

Bir keresinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ziyaret maksadıyla yaşlı bir kadın geldi. Aralarında çok samimî bir sohbet geçti. Yaşlı kadın ayrıldıktan sonra;

“–Yâ Rasûlâllah! Bu kadına çok alâka gösterdiniz. Kim olduğunu merak ettim.” dedim.

Efendimiz buyurdu ki: “–Hatice hayattayken bize gelip giderdi…” (Hâkim, I, 62/40)

Sevgili Peygamberimiz eşinin hatırasını canlandıran her şeye karşı vefa duygusuyla yaklaşmıştır. Nitekim Mekkeliler Bedir’de Müslümanların eline geçen esirlerine fidye olmak üzere birtakım mallar göndermeye başlayınca, Hz. Peygamber’in kızı Zeyneb de kocası Ebu’l-Âs’ın fidyesi olmak üzere içerisinde Hatice validemizin kızı Zeyneb’i evlendirirken ona düğün hediyesi olarak taktığı kendine ait bir gerdanlıkta bulunan bir miktar mal gönderdi.

Resûlullah (sav) hem biricik eşinin hem de kızının hatıralarını üzerinde taşıyan bu gerdanlığı görünce çok üzüldü ve Müslümanlara,

إِنْ رَأَيْتُمْ أَنْ تُطْلِقُوا لَهَا أَسِيرَهَا وَتَرُدُّوا عَلَيْهَا الَّذِى لَهَا 

“Uygun görürseniz Zeyneb’in esirini serbest bırakın ve Zeyneb’e ait olan şu gerdanlığı da kendisine iade edin.” dedi. Onlar da Allah Resûlü’nün bu teklifini kabul ettiler. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 121)

 

Dine Hizmet Edenlere Vefâsına örnek olarak önemli bir hatırayı paylaşmak isterim:

Mü’mine siyâhî bir kadın, Ravza’yı temizlerdi. Efendimiz onu bir ara göremedi. Merak ederek nerede olduğunu sordu. Öldüğünü söylediler. Bunun üzerine Vefâ Âbidesi Efendimiz; “Bana haber vermeniz gerekmez miydi?” buyurdu. Daha sonra; “Bana kabrini gösterin!” diyerek kabrine gidip cenâze namazı kıldı ve ona dua etti. (Buhari, Cenâiz, 67)

Gelin bu bağlamda Osmanlının Efendimizin izinde olduğuna dair bir vefa örneğini birlikte görelim: Süleymâniye Câmii’nin kubbe hatlarını yazma vazîfesi, Hattat Karahisârî’ye verilmişti. Karahisârî, hatları, câminin ihtişâmına yakışır bir şekilde tamamlamak için fevkalâde bir gayretle çalışmaya koyuldu. Öyle ki, son çizginin son tashîhini bitirdiği an, gözlerinin feri de tükendi ve dünyâyı seyir penceresi kapandı.

Câmînin inşâsı tamamlanıp da ibâdete açılacağı zaman Kânûnî Sultan Süleyman Han:

“–Câmî-i şerîfi ibâdete açma şerefi, onu böylesine muazzam ve muhteşem bir şekilde binâ ve inşâ eyleyen mîmarbaşımız Sinan’a âittir.” dedi.

Sanatına önce tevâzûyu öğrenmekle başlamış olan Mîmar Sinan:

“–Hünkârım! Hattat Karahisârî bu câmî-i şerîfi hatlarıyla tezyîn ederken gözlerini fedâ etti; âmâ oldu. Bu şerefi ona bahşediniz!..”

Bunun üzerine Kânûnî, büyük bir kadirşinaslık göstererek, orada bulunanların gözyaşları arasında, câmî-i şerîfi Hattat Karahisârî’nin açmasını fermân eyledi.

Peygamberimizin Habeşistanlılara Vefası

Bir defasında Habeşistan hükümdarının elçileri, Efendimizin huzûruna geldiler. Hz. Peygamber bunlarla yakînen ilgilendi, hatta onlara bizzat hizmet etti. Ashâbın bu hizmeti kendilerinin yapabileceğini söylemeleri üzerine, Peygamber Efendimiz’in verdiği cevap çok anlamlıdır; “Bunlar Habeşistan’a göç etmiş olan ashâbıma yer göstermiş, ikrâm etmişlerdir. Buna karşılık şimdi ben de onlara hizmet etmek isterim.” (Beyhakî, Şuabu’l-îmân, VI, 518; VII, 436)

Müslüman misafirlerinden etkilenen ve Peygamber Efendimizin Hz. İsa tarafından müjdelenen elçi olduğuna şehâdet getiren Necâşî, Allah Resûlü’ne duyduğu sevgiyi, “Üzerimdeki hükümdarlık görevi olmasaydı gider ayakkabılarını taşırdım.” diyerek ifade etmiştir.

Peygamberimiz, Necâşî’nin vefâtını ashâbına haber vermiş ve:

“– Uzak bir beldede ölen kardeşinizin cenâze namazını kılınız!” buyurdu.

Sahâbîler; “Yâ Resûlallâh! Kimdir o?” diye sorduklarında, Efendimiz:

“– Necâşî Ashama’dır! Bugün Allah’ın sâlih kulu Ashama öldü! Kardeşiniz için Allah’tan mağfiret dileyiniz!” buyurdu ve cenâze namazını kıldırdı. (Müslim, Cenâiz, 62-68; İbn-i Hanbel, IV, 7)

Bu olay bugün insanımızın dünyanın dört bir tarafına merhamet taşıma vesilesidir. İyilik kervanlarımızın nişanesidir. Efendimizin şefaatine vesiledir. Bu bağlamda Türkiye Diyanet Vakfımız bizlerin umudunu gönüllülerimizle yeşertmeye, iyi ki Müslümanlar var dedirtmeye devam ediyor.

Efendimiz Allah yolunda cihad edip şehit düşenleri de onların geride kalan yetimlerini de unutmaz, onların yetiştirilmesi, hayata hazırlanması ve dul kalan hanımlarının ihtiyaçlarının karşılanması hususunda kendisi ve ashabı büyük bir çaba gösterirdi.

Peygamber Efendimiz Hudeybiye Umresi’nden dönerken, Uhud savaşında şehid düşen Hz. Hamza’nın küçük kızı Ümâme arkasından; “Amcacığım, beni kime bırakıp gidiyorsun?” diye seslenmişti. Bunun üzerine Efendimiz, onu yanına alarak Medine’ye getirdi. Ümâme’ye kimin bakacağını sorduğunda aynı anda üç kişi buna tâlip oldu. Bunlardan birincisi Zeyd bin Hârise (r.a.) olup Resûl-i Ekrem onu hicretten sonra Hz. Hamza (r.a.) ile kardeş yapmıştı. İkincisi Hz. Ali olup Ümame’nin amcası sayılırdı. Üçüncü şahıs da Ca’fer bin Ebî Talib (r.a.) olup Ümame’ye yakınlığı eşinin Ümame’nin teyzesi olması idi. Efendimiz bir şehit yavrusuna gösterilen bu alâkadan son derece duygulandı. Allah Resûlü:

“– Ey Zeyd! Sen Allah ve Resûlü’nün dostusun. Ey Ali! Sen de benim kardeşim ve dostumsun. Ey Ca’fer! Sen de bana yaratılışça ve huyca en çok benzeyensin!” diyerek üçüne de ayrı ayrı iltifat etti ve teyzesiyle evli bulunması sebebiyle Ümame’yi gözetip yetiştirmeye Hz. Ca’fer’i daha uygun buldu. Daha sonra Peygamber Efendimiz her safhada Ümame ile ilgilendi ve zamanı gelince onu Hz. Ümmü Seleme’nin oğlu Seleme ile evlendirdi. (Buhârî, Megâzî, 43; İbn-i Sa’d, VIII, 159)

Mûte muharebesinde diğerleriyle birlikte en başta üç kumandan; Zeyd bin Hârise, Ca’fer bin Ebî Talib ve Abdullah bin Revâha peşpeşe şehit düşmüşlerdi. Savaş sonunda İslâm ordusu Medine’ye döndüğünde şehitlerin ardından Resûlullah ve Müslümanlar gözyaşı döktüler. Peygamberimiz şehit evlerine yemek götürmelerini ve geri kalan yetimlerin himayesi ile ilgilenilmesini tenbih etti. Hz. Ca’fer’in ailesine başsağlığı dileyerek tesellîde bulundu ve üç gün süreyle evlerine yemek gönderdi. O günden itibaren çocuklarını da himayesine aldı. (İbn-i Hişam, III, 436)

Allah Resûlü davası uğrunda şehit olanların geride bıraktıkları çoluk çocuklarına ve yakınlarına da büyük bir şefkat ve merhamet göstermiş, onlara sahip çıkmış, böylece onlara karşı da vefakârlığını sergilemiştir.

Medine’de kendi evinden sonra en çok Ümmü Süleym’in evine gittiğini gören sahâbe-i kirâm ona bunun sebebini sormuşlar, Allah Resûlü de,

إِنِّى أَرْحَمُهَا ، قُتِلَ أَخُوهَا مَعِى

“Ben ona merhamet ediyorum çünkü onun kardeşi (Bi’r-i Maûne’de) benim yanımda öldürüldü.” demiştir. (Buhârî, Cihâd, 38)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Uhud şehîdlerinin defnedilmesini emrettiği zaman, Amr bin Cemûh ile Abdullâh bin Amr bin Harâm -radıyallâhu anhümâ- hakkında:

“–Onlar, dünyâda bir safta omuz omuza idiler, çok samîmî arkadaştılar. Dünyâda birbirlerini çok seven bu iki şehîdi, aynı kabre yanyana koyunuz!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 49; İbn-i Sa’d, III, 562)

Mutim B. Adiy’e Olan Vefası

Peygamberimiz Mekke’de tebliğ faaliyetlerini sürdüremediği, kapıların kapandığı, imkanların tükendiği bir dönemde yürüyerek Mekke’ye iki günlük mesafede olan Tâif’e evlâtlığı Zeyd’le beraber gizlice gitmeye karar verdi. Yaklaşık Tâif’te bir ay kadar kaldı.

Onu aşağıladılar, onunla alay ettiler ve şehri terk etmek üzere olan Hz. Peygamber’i yolun iki yanına dizilmiş köle ve çocuklara taşlattılar. Mekke’ye yaklaştılar. Ama ne yazık ki Mekke’ye giremediler. Resûlullah’ın Tâif’ten kovulmuş bir şekilde yeniden Mekke’ye girmesi de pek mümkün değildi. Ebû Leheb’in liderliğindeki Hâşimoğulları da zaten kendisine eskisi gibi sahip çıkmıyordu. Ama başka bir çaresi de yoktu. Mekke’den başka gidebileceği hiçbir yer kalmamıştı. Zeyd’le beraber Mekke yakınlarındaki bir dağda üç gün kaldılar. Mekke’ye girmek için bir kabilenin himayesini kabul etmesinin gerektiğini çok iyi biliyordu. Bunun için Zeyd’i gizlice Mekke’ye gönderip kendisini himaye edebilecek bazı kişilerle görüşmesini temin etti.

Himaye teklifini daha önce de Müslümanlara karşı uygulanan boykotun kaldırılmasında önemli bir rolü olan Nevfeloğulları’nın lideri Mut’im b. Adî kabul etti. Mut’im vakit kaybetmeden oğullarına ve akrabalarına silahlanmalarını emretti. Hz. Peygamber Mekke’ye sessiz, sakin, korkmuş, sinmiş biri olarak girmek istemedi. Bunun yerine Nevfeloğulları’nın himayesinde doğruca Kâbe’ye gitti. Mekke eşrafının gözü önünde Kâbe’yi tavaf etti, namaz kıldı, uzun uzun dua etti ve sonra evine gitti.

Allah Resûlü’nü koruyan savaşçıların başındaki Mut’im b. Adî, Allah Resûlü’nün Kâbe’de Allah’a bağlılığının tezahürünü izleyen Mekke’nin ileri gelenlerine dönerek Muhammed’i himayesine aldığını, herkesin himaye hukukuna riayet etmesi gerektiğini, himaye hukukuna riayet etmeyenlerle soyunun bütün fertlerinin sonuna kadar savaşacağını ilân etti.

Allah Resûlü Mekke’den gizlice ayrılmış, Tâif’ten taşlanarak kovulmuş, evsiz barksız, yurtsuz kalmıştı. Hatta dağda üç gün konaklamış, doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı şehre Mekke’ye girememişti. Ama Allah (cc) ona öyle bir kapı açtı ki hem de bir müşrikin desteği ve himayesiyle Mekke’ye alnı açık, başı dik olarak girdi. Hz. Peygamber kendisini bu zor anında himayesine alan, kol kanat geren, onu himaye uğruna canını ve soyunu bile tehlikeye atan Mut’im b. Adî’i hiçbir zaman unutmadı.

Hatta hicretten kısa bir süre sonra vefat eden Mut’im için Bedir Savaşı sonrası esir edilen Mekkeli müşrikleri işaret ederek,

لَوْ كَانَ الْمُطْعِمُ بْنُ عَدِىٍّ حَيًّا ثُمَّ كَلَّمَنِى فِى هَؤُلاَءِ النَّتْنَى لَتَرَكْتُهُمْ لَهُ

“Eğer Mut’im b. Adî sağ olsaydı, sonra şu kokuşmuş kişiler hakkında konuşup onları bağışlamamı isteseydi hiç şüphesiz ben bunları Mut’im'(in hatırı) için serbest bırakırdım.” buyurmuştur. (Buhârî, Meğâzî, 12)

Mut’im müşriklerin zulümlerini dayanılmaz boyutlara götürüp, Müslüman olup olmamalarına bakmadan Hâşimîleri, Hâşimoğulları mahallesinde (Şib-i Ebi Talip) muhasara ettiklerinde mahsurlar hakkında bir metin yazmışlar, yazdıkları bu metni de Kâbe’nin duvarına asmışlardı. Aynı zamanda o mazlum ve bî-çare bu insanları/Müslümanları tutsak eden o metni parçalayan kimsedir. Bu yüzdendir ki, Rahmet Peygamberinin müşrik bile olsa kendine yapılan iyiliği hiçbir zaman unutmamasıdır.

Sahabinin Efendimize Vefası

Vefâyı Efendimiz’den öğrenen ashâb-ı kirâm da gönülleri coşturacak, gözleri yaşartacak vefâ örnekleri sergilemişlerdir. Ebûbekir (r.a.) halîfe olunca, Peygamberimiz’in kime bir va’di varsa gelip alması için nidâ ettirmiş ve Bahreyn’den gelen mallardan onları ödemiştir. Bazı sahabiler efendimizin bulunduğu ortamları yaşamak, onun hatıralarını canlı tutmak, sözünü yeredüşürmemek adına vefa örnekleri sergilemişlerdir.

Hz. Ali de Efendimiz’in vefâtından sonra; “Resûlullah’ın kime bir va’di veya borcu varsa bana gelsin!” diyerek nidâ ettirmiş, sağ olduğu müddetce her yıl adam gönderip kurban kesim günü Mina’da böylece nidâ ettirmeye devâm ettirmiştir. (İbn-i Sa’d, II, 318; Buhârî, Kefâle, 3)

Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh-’ın vefâkârlığı ve hâtıralara bağlılığı meşhurdur. Allah Rasûlü’nün vefâtından sonra, bir zamanlar geçtiği yollarda O’nu düşünerek yürümesi, altında dinlendiği ağaçların dibinde oturup O’nu hatırlaması, bu ağaçlar kurumasın diye, onların dağda, bayırda bulunmasına bakmadan sulaması, onun Allah Rasûlü’ne olan büyük muhabbetiyle Efendimiz’in hâtıralarına olan eşsiz vefâsını ortaya koymaktadır.

Baba Dostlarına Karşı Vefalı Olmak

Bir keresinde Abdullah b. Ömer, Mekke yolunda bir bedevî ile karşılaşır, ona selâm verir, binmekte olduğu eşeğe onu bindirir, başındaki sarığı da ona giydirir. Bu manzaraya şahit olan Abdullah b. Dînar, İbn Ömer’e, “Allah hayrını versin, bunlar bedevîdir. Basit şeyler onları mutlu eder.” der. Abdullah b. Ömer ona şu şekilde cevap verir: “Bunun babası, babam Ömer b. Hattâb’ın dostu idi. Ben Resûlullah’ın şöyle dediğini işittim:

إِنَّ أَبَرَّ الْبِرِّ صِلَةُ الْوَلَدِ أَهْلَ وُدِّ أَبِيهِ

‘İyiliklerin en güzeli, evlâdın, baba dostlarını ziyaret etmesidir.’” (Müslim, Birr, 11)

 

Vefa, doğruluktan ve verdiği söze sadakatten ayrılmamaktır.

Sevgili Peygamberimizin kabrini ziyaret amacıyla Medine’ye gelen bir genç; devesini öldüren ihtiyara attığı taşla, ihtiyarın ölümüne sebep olur. Yapacak bir şey yoktur. Adamın çocuklarını bulur ve durumu anlatır. Çocuklar, genci Hz. Ömer’in huzuruna getirir ve kısas isterler. Genç hükme razıdır. Ancak, yetim bir çocuğun altınları kendisinde emanettir. Bunun için üç gün izin ister. Yerine kefil bulması hâlinde izin verilebilecektir. Medine’nin yabancısı olan bu genç kefil olarak Ebu Zerr’i gösterir. Ebu Zerr de buna rıza gösterir. Günler geçer ve nihayet üçüncü günün sonuna doğru kan ter içinde genç gelir. Kaçıp kurtulması mümkünken, kısas için geri gelmiştir. Durumuna hayret edenlere ise şu dersi verir:

“Mümin olan sözünde durur, ahdine vefa gösterir. Ölüm öyle bir şey ki vakti ne ileri alınır ne de geri… Ondan kaçmakla kim kurtulmuş ki ben kurtulayım? Geldiğime hayret ediyorsunuz. Elbette gelecektim! Ben ‘Dünyada ahde vefa kalmadı.’ sözünü söyletir miyim?”

Bu arada Ebu Zerr’in tanımadığı bir adama canı pahasına kefil olması da son derece hayret verici bir başka olaydır. Ona da bu genci tanıyıp tanımadığı ve böyle bir kefilliği nasıl kabul ettiğini sorduklarında: “Hayır bu genci tanımıyordum. Lakin bu olay Müminlerin Halifesi ve birçok sahabenin huzurunda gerçekleşti. Çok samimi bulduğum ve çaresiz kalmış bir kimsenin işini görmemek, üstelik bana güvendiği hâlde onu yüzüstü bırakmak doğru muydu? Hem, ben bu teklifi kabul etmeyip ‘Bu dünyada fazilet diye bir şey kalmamış.’ dedirtir miyim?” der. (Diyanet AİLE Dergisi, Eylül 2017, s.27)..

MÜSLÜMANLARIN TARİHTEN GÜNÜMÜZE VEFA ANLAYIŞI NASILDIR?

  • Eba Eyyüb el Ensari Hz. Şam, Mısır, Kıbrıs, İstanbul’un fethine katılarak efendimizin bir sözüne nasıl vefa gösterileceğinin en güzel örneğini bizlere göstermiştir. Zira o hendekte Efendimizin hedef olarak gösterdiği yerlerdeki fetihlerin gerçekleşeceğini bizzat ondan duymak sureti ile inanmıştı.
  • Ebül Vefa’nın Fatih Sultan Mehmet’e vefası
  • Müslümanların âlimlerine ve önderlerine vefası
  • Tarihi şahsiyetler, Akif vb. vefa örnekleri
  • İbadetlerimize yerleşen, dualarımızda hayat bulan vefa örnekleri (Salli-Barik Duaları, Şehit ve Gazilere duamız, hocalara, ölmüşlere, Ümmeti Muhammede duamız…)
  • Tarihe adını altın harflerle yazdıran atalarımızı nesilden nesile aktarmamız, hatıralarını yad etmemiz, eserlerine sahip çıkmamız, ilimleri ile yolumuzu aydınlatmaya devam etmemiz, sevinçleri ile sevinmemiz, üzüntülerine müteesiir oluşumuz aslında vefa duygumuzun ölmediğini bizlere göstermektedir.

Benim Elimden Mevlânâ Tuttu

Aslen bir Hristiyan iken, Mevlânâ ve Mesnevî’si vesîlesiyle hidâyete eren Farsça hocası olan Yaman Dede ile ilgili bir hatıra anlatılmaktadır:

Öğrencileri Yaman Dede’ye “–Siz, niye Mevlânâ ve Mesnevî’den bu kadar çok bahsediyorsunuz?” diye sorulduğunda:

“–Oğlum, benim elimden Mevlânâ tuttu. O beni Hazret-i Peygamber’in kapısına götürerek hidâyetime vesîle oldu. Beni ateşten kurtaran birisini bu kadar anmam az bile!” derdi.

GÜNÜMÜZ İNSANININ VEFAYI ANLAYIŞ BİÇİMİ VE DURUMU NEDİR?

Dünyevileşmenin, bencilliğin, bireyselliğin, israfın, kaos ve sömürgenin, insanlığı tüketmenin hakim olduğu bir dünyadayız. Hak ve adaletten mahrum, rol modellerimizi kaybetmeye, haz ve hızın esiri olmaya, yalnızlaşmaya, dijital esarete mahkûm olup merhamet ikliminden uzaklaşmaya başladık.

Malesef kentler ruhlarını kaybetti. Beton bloklar, ticaret döngüsü, harcama tutkusu hayat alanımızı daralttı. Böylece günümüzde pek çok değer kendiliğinden unutulmaya yüz tuttu.

Ah vefa, vefasıza yar, bana vefasızsın vefa.. g.  Unutma ki “Vefasızlık ağacını sulayan, ihanet meyvesi toplar.”

  • Güven bunalımı
  • Ticaret hayatında geldiğimiz nokta
  • Yapılan akit ve antlaşmaların durumu
  • Sözün değersizleştiği bir model
  • Ceza evlerindeki acı hatıralar
  • Huzur evlerinde yalnızlığa terkedilenler
  • Cemaatsiz mabetler
  • Raflarda bulunup okunmayan, okunup amele dönüşmeyen Kur’anlar
  • Arayıp sorulmayan ebeveynler, eğitimciler, hocalar
  • Bir telefona, bir sese, bir dokunuşa, bir tebessüme hasret simalar
  • Hastahane köşelerinde, yataklarında yalnızlığına terk edilmiş halde ölümünü bekleyenler
  • Evlerinde vefat edip 15 gün, bir ay sonra haber alınanlar
  • Nice büyükler evlatları ile alakalı onlarca hikâye paylaştılar vefasızlık adına. Evlatların cevabı: bana ne yaptı ki, ne hayrını gördüm ki…

“Lafz-ı Vefayı yazsa da bilmez mealini, Kimse güvenmesin bu zamane kibârına.” diyor Ahmet Cevdet Paşa belki de buluruz bir gün umuduyla.

Belki de Yunus’un “Kim umar senden vefâyı, Yalan dünya değil misin?” dediği gibiyiz.

Anlıyoruz ki “Vefa dosta/insana/varlığa sunulan en güzel hediyedir.”

Fuzûlî boşuna demiyor:

“Dost bî-vefa, felek bî-rahm, devrân bî-sükûn,

Derd çok, hem-derd yok, düşman kavî, tâli’ zebûn.”

‘Dost vefasız, felek acımasız, dünya karışık. Dert çok, dert ortağı yok, düşman güçlü, talihim ise âciz’

Mehmet Akif Ersoy’un kızının düğün davetine katılan Bosnalı Ali Şevki Efendi’ye ait bir hatırayı paylaşmak istiyorum:

Kur’an şairi merhum Muhammed Âkif Ersoy, kızının nikâh akdine çok sevdiği dostlarından Bosnalı Ali Şevki Efendi’yi de davet etmiş. Yaşlı hoca bu davete biraz geç gelmiş ve gecikme sebebi olarak da ‘Vefâ Yokuşu’ndan’ çıkışının biraz vakit aldığını söylemiş.  Âkif de bu mazereti yerinde bir hakikat ile mezcederek (karıştırarak) mütebessim ve bir o kadar manidar bir şekilde cevaplamış:

“Hangi Vefâ Yokuşu’ndan bahsediyorsun hoca efendi? Şimdiki nesil, o yokuşu çoktan düzledi” der. Evet, merhum Âkif lafı tam da gediğine oturtmuş.

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre bir adam Peygamberimize sordu:

“Yâ Resûlallah! Benim akrabam var. Ben kendilerini ziyaret ediyorum, onlar bana gelip gitmiyorlar. Ben onlara iyilik ediyorum, onlar bana kötülük ediyorlar. Ben onlara anlayışlı davranıyorum, onlar bana kaba davranıyorlar,” dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“Eğer dediğin gibi isen, akrabana sıcak kül yediriyor gibisin. Şayet bu şekilde davranmaya devam edersen, onlara karşı senin yanında Allah Teâlâ’nın görevlendireceği bir yardımcı dâimâ bulunacaktır.” (Müslim, Birr, 6, 22)

Dostlarını daima vefa ile hatırla can! Arayan sen ol, bulan sen, tanıyan sen ol, kucaklayan sen. Kula vefası olmayanın Hakka vefası olmaz.”  diyor Hz. Mevlâna

Hz. Ali (r.a) şöyle diyordu:

“Dünya hazinesindeki sevgi ve vefa cevheri tükendi, doğruluk ve sadakat azaldı. Birçok arkadaş, dost ve ahbaba vefa gösterdim; fakat onlardan karşılık görmediğim gibi, cefa ve eziyet gördüm”

Bütün bu örnekler bizlere bazı dersler vermektedir. Müslüman vefasının gereği dine aykırı olmamak, günaha girmemek kaydı ile sözüne, akdine riayet etmeye mecburdur.

Vefa, kulun Allah’a, ümmetin peygamberine, dostun dostuna, aile fertlerinin birbirine sevgi ve sadakatidir.

Vefa kime, neye, nerede, ne zaman, nasıl olmalı iyi düşünmeli Müslüman…

■ Allah’a, Peygamber’e, İnsana, Aileye, tarihe, ahdine, Çevresine karşı vefalı olmalı insan. Onun için bu yıl Mevlid-i Nebi haftası teması kapsamında Efendimizin hayatından bir miras olarak hayatımıza taşımak heyecanı ve duasıyla diyoruz ki;

  • “Onun bize mirası, Rabbimize vefası”
  • “Onun bize mirası, insana vefası”
  • “Onun bize mirası, Ailesine vefası”
  • “Onun bize mirası, ahdine vefası”
  • “Onun bize mirası, çevreye vefası”

Vefa, fert için bir kıymet ve değer, toplum için huzur ve saadettir. Bütün muameleler, akitler ve sosyal ilişkiler vefaya bağlıdır. Bir toplumda vefasızlık baş gösterirse güven duygusu sarsılır, insanî ilişkiler zedelenir, toplumsal dayanışma ve yardımlaşma ruhu kaybolur, toplumsal huzur bozulur. Bu yönü ile Vefa, mümin ahlakının bir gereğidir.

Aslında nereden baktığımız önemlidir. Biz vefalı bir toplumuz.

Bir şehre gittiğimizde, bir fethi hatırladığımızda, tarihi bir olayı duyduğumuzda, bir şahsiyeti konuştuğumuzda, bir eseri okuduğumuzda, bir camide ibadet ettiğimizde, bir bayrak gördüğümüzde, bir hocamızla karşılaştığımızda, bir türbe, kabristana uğradığımızda bilerek veya bilmeyerek vefamızın gereğini ortaya koyar, bize emanet edilenlerle gurur duyar, mirasları ile iftihar ederiz.

Bazen dua, bazen kuran ile en anlamlı vefa örneğini sergileriz.

  • Bugün Alparslanları, Selahaddinleri, Fatihleri, Osmanları, Yıldırımları, Yavuzları, Şehit ve Gazileri yâd ediyorsak;
  • Mevlana, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli, Ebü’l Vefa, Nasreddin Hocaları hatırlayıp övünüyorsak bunlar birer vefa göstergesidir.
  • Bir Selimiye, bir Fatih, bir Süleymaniye, bir Eyüp, her hangi bir şehirde ulu bir mabed/yapı gördüğümüzde hep bir vefa duygusu kaplar yüreğimizi.
  • Efendimiz, ashab-ı kiramı, âlimlerimizi her duyduğumuzda, okuduğumuzda, konuştuğumuzda hayırla yâd eder vefa ve minnet besleriz.
  • İbadetlerimizde dahi ne kadar vefakâr olduğumuz, dualarımızla zirveye taşıdığımız, bayramlar, kandiller, özel günler vasıtası ile özel bağlar kurduğumuz anlar bizler için birer vefa göstergesidir.
  • Getirdiğimiz her bir Salat ü selâm ona vefamızın bir göstergesi değil midir?

Mevlana hazretleri buyurmuş ki: “Vefâlı kimseler bu vefâyı bütün âleme yaymış ve vefâ örnekleri göstermişlerdir. Denizler de onların buyruklarına uymuştur. Dağlar da, dört unsur (yaratılışın temel dört maddesini oluşturan hava, su, toprak ve ateş) da onlara kul, köle kesilmiştir.” (Mesnevî, c. V, beyt: 1192-1193)

 

İslam’ın öngördüğü vefalı toplumunun inşası için önce kendi dindarlık tarzımızı ve davranışlarımızı Kur’an ve Sünnet’in ışığında devamlı gözden geçirerek tashih etmek zorundayız. İslam’ın izzetini korumanın da, bütün dünyanın imreneceği vafalı bir toplum inşa etmenin de ilk adımı budur.

Etrafımızda olup bitene dikkatli baktığımızda İslam dünyası ve Müslümanlar olarak birçok sorunumuzun bulunduğunu, dünyaya akseden ilâhî adalet ve sünnetullah’ın gereği olarak her bir sorun ve zaafımızın olumsuz sonuçlarının bize geri döndüğünü, bizim önümüze geldiğini, bizim ayağımıza dolandığını görüyoruz. Kur’an’ın sıkça vurguladığı çerçevede ifade edersek; iyilik ve güzellikler Allah’ın bizlere lütuf ve ihsânı, kötülük ve olumsuzluklar ise kendi ellerimizle yapıp ettiklerimizin sonucudur. Allah kimseye haksızlık etmez; insanlar kendilerine haksızlık/yazık ederler. Bugün Müslümanlar olarak bir dizi sorunla boğuşuyorsak bunda elbette öteki dediğimiz başkalarının payı da vardır ve bu beklenen bir durumdur. Ancak olup bitenin bütün sorumluluğunu bizim dışımızdakilerde aramak ve suçu hep başkalarına atmak dürüstlük değildir; gerçeklere bile bile göz kapamadır.

Bugün İslam dünyası olarak vafalı bir toplumu oluşturmanın özlemini duyuyorsak en başa dönmemiz, öncelikli olarak imanın Yüce Yaratanımızla içtenlikli bir ilişki, dindarlığın kendimizle ve toplumla dürüst bir ilişki olduğunu hatırımızdan çıkarmamamız gerekir. Esasen ahirete iman Müslüman’ın dünya hayatını çekip çevirmede, onun hakka ve hukuka riayetini sağlamada tek başına yeterli bir yaptırımı içinde barındırır. Her bir Müslüman, ahirete inanıyor olmasının davranışlarını denetlemede ve ahlâkîleştirmede ne kadar müessir olduğunu kendi hayatında gözlemleyip kendini sorgulamakla, inançla davranış arasında canlı bir bağ kurmak ve uyum sağlamakla da mükelleftir. Özellikle, ahirete inanan bir insanın inancıyla eylemlerinin çelişmesi, onu güvenilmez kılmaya yetecek bir kanıttır. Ayrıca müminin yaptığı ibadetin şekilde kalmayıp davranışlarını denetleyen, dindarlığını derinleştiren bir etkiye sahip olması da gerekiyor. Bunu sağlamak da yine Müslüman bireyin dinî sorumluluğudur.

Sonuç olarak yer yüzünün halifesi olarak yaratılan insan, şefkatli olan Rabbine sadık, fıtratına vefalı, içinde yaşamış olduğu topluma karşı mesul, insanın bizatihi hizmetine verilen şu kainata karşı emanet bilinci ile vefasını gösterdiğinde hem dünyasını hemde ahiretini mamur edecektir.

 

Not: Burada Yer Verilen Bilgiler Hadislerle İslam, Diyanet Aylık Dergi, Peygamberimiz Ve Vefa Toplumu İsimli Tema Kitabı, Bazı İnternet Sitelerindeki Vefa Konulu Makalelerden Okunarak Ve Alıntılar Yapılarak Hazırlanmıştır. Eser Sahiplerine Teşekkür Ederim.

 

İdris YAVUZYİĞİT

Sosyal Ve Kültürel İçerikli Din Hizmetleri Daire Başkanı

 

 

 

 

Written by İdris YAVUZYİĞİT

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.